-reklam-

Siz değerli okuyucularımıza ve sosyal medyadan canlı yayın yaptığımız Deniz Postası izleyicilere 69 sanıklı FETÖ Davası’nı an be an aktarmaya devam ediyoruz.

Selam sevgili okur,

Biliyor musun, çok mutsuz olduğumda Simyacı ve Küçük Prens’i elime alıp gözlerimi kapatarak rastgele bir sayfa açıp okuyorum.

Her gidiş, kaçmak değildir. Daha sağlıklı ayağa kalkmaktır…

Aslında teknolojiyi ne kadar yanlış kullandığımızın kanıtı olan bir paylaşım bu sıralar sosyal medyada ilgi çekiyor. Bir annenin ve bir babanın çok dikkat etmesi gerektiğini düşündüğüm için o paylaşımı bir uyarı olarak sizinle paylaşıyorum.

Hafta sonu Şener Şen'in baş rolde oynadığı Yol Ayrımı filmine gittim. Tam bir hayal kırıklığı oldu benim için.

Günümün oldukça büyük bir zaman dilimini kaplayan, kendisinin süper bir beyni olan, benim beynimi de oldukça yavaşlatmasına izin verdiğim cihazımı bırakabildim şu saatlerde…

Geçtiğimiz gün 'Yol Ayrımı' filmine gittim. Bir kazadan sonra filmde Şener Şen'in canlandırdığı Mazhar karakteri kendinin farkına varıyor ve daha önce hayatına hiç bakmadığı gibi bakmaya başlıyor.

İnsanın olduğu her yerde sanat da var. İnsan biraz da sanat ile var olmuştur...
Geçmiş dönemler incelendiğinde insanoğlunun ortaya çıkışı ile birlikte sanat eserleri de varlığını göstermeye başladığı tespit edilmiştir. Bu durum insanın kendini herhangi bir araç kendini ortaya koymak istemesinden ortaya çıkmakta... Geriye bir imza bırakmak aslında tüm mesele...
Sanat, insanın duygu ve düşüncelerini herhangi bir araç yoluyla başka bir insana ulaştırmayı sağlar... Tolstoy: “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket ses çizgi renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı” diyor. Biz ifade etmek zorundayız benliğimizi. Biz insan türü, anlaşılmayı istemişiz çağlar boyu, sanatı da bu ihtiyaçlar sonrasında ortaya çıkarmışızdır...

Sanat anlayışı ve eserleri toplumdan topluma ve kişiden kişiye farklılık gösterir çünkü sanat özünde öznel bir kavramdır.Toplumların ve bireylerin bakış açıları değiştikçe, içinde yaşadıkları ortam ve hissettikleri farklı olunca ortaya koydukları sanat eserleri de farklılık göstermekte...

Genellikle, Sanat denince akla güzellik gelir. Çünkü sanat güzel olanı güzel bir şekilde ortaya koymak ister. Güzel sanatların varlığı da buradan ortya çıkmıştır.Bir açıdan bakıldığında sanat, doğada var olan güzelliği ortaya koymaktır. Ancak Hegel, sanattaki güzelliğin doğadaki güzellikten farklı olduğunu söyler. Bu da sanatın, sanatçıdan ruhu almasından yani sanatın öznelliğinden kaynaklanır.

Sanat sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da bir kendini ifade etme aracıdır. Sanattan uzak olan bir toplum kendini geliştiremez...
Mustafa Kemal  Atatürk de bu durumu şu sözleri ile ifade etmektedir:“Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.”

Sosyal medya hesaplarımda gezinirken çok güzel ve ilginç bir başlıkla bu hikayeyi gördüm: Kurabiye Hırsızı. Bende sevdiğim bu güzel hikayeyi siz okurlarımla paylaşmak istedim, iyi okumalar dilerim.

Bir gece, kadının biri havaalanında bekliyordu. Uçağının kalkmasına daha epeyce zaman vardı. Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp kendisine oturacak bir yer buldu. Kendisini kitabına kaptırmış olmasına rağmen, yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde ararlarında duran paketten birer kurabiye aldığını fark etti; ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup kurabiyesini yerken, bir taraftan da gözü saatteydi. Kurabiye hırsızı kurabiyeleri yavaş tüketirken, kadının kulağı da saat tiktaklarındaydı; ama tiktaklar sinirlenmesini yine de engellemiyordu. Kendi kendine düşünüyordu; Kibar bir insan olmasaydım, şu adamın gözünü morartırdım! Her kurabiyeye uzandığında, adam da elini uzatıyordu. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, Bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.

Adam yüzünden asabi bir gülümsemeyle son kurabiyeye uzandı ve kurabiyeyi ikiye böldü. Kadın kurabiyeyi adamın elinden kapar gibi aldı ve Aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba adam; üstelik bir teşekkür bile etmiyor! diye düşündü. Hayatında bu kadar sinirlendiğini anımsamıyordu. Uçağın kalkacağı anons edilince, derin bir nefes aldı ve rahatladı. Eşyalarını topladı ve çıkış kapısına yürüdü. Kurabiye hırsızına dönüp bakmadı bile. Uçağa bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Daha sonra kitabını almak üzere çantasına uzandı.

Birden gözleri şaşkınlıkla açıldı. Gözlerinin önünde bir paket kurabiye duruyordu! Çaresizlik içinde inledi; Bunlar benim kurabiyelimse eğer; ötekiler de onundu ve benimle her bir kurabiyesini paylaştı! Üzüntüyle, özür dilemek için çok geç kaldığını anladı. Kaba ve cüretkar olan kurabiye hırsızı kendisiydi.

Son dönemlerde hayatımızda sıkça duymaya başladığımız, gün geçtikçe popülaritesini artıran depresyon; insanın kendine güvenini yitirerek, umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmasını ifade eden ruhsal bozukluk (çöküntü) olarak karşımıza çıkmakta.

İlksen Başarır’ın bu üçüncü filminde bir kadınla, bağlanma problemi yaşayan bir adamın hikâyesi anlatılıyor. Tıpkı Issız Adam’da olduğu gibi. Bir Varmış Bir Yokmuş’u üzerinde durulmaya değer ortak yönleriyle Issız Adam’la mukayese etmek başlı başına bir yazı konusu olabilir.