Kurban bayramı biter, mutfaklarda o hummalı 'sucuk kurma' mesaisi başlar... Çarşı işine benzemez; sarımsağıyla, baharatıyla, en çok da sabrıyla yoğrulur ev sucuğu. Balkonlardan sarkan o iştah kabartan kokunun, çocukluk hatıralarımızın ve o pazar sabahı tavadan gelen efsane cızırtının hikayesine buyurun.
Şimdi dürüst olalım; Kayserili olsun olmasın, kurban bayramından birkaç hafta sonra o balkonlardan, pencerelerden mis gibi bir koku yükselmeye başladı mı işler değişir. Hani çarşıdan aldığımız o pırıl pırıl paketli sucuklar vardır ya; elbet onlar da güzel ama hiçbirisi o evde, kendi ellerimizle yoğurduğumuz sucuğun yerini tutamaz.
Bizim buralarda sucuk yapmak, sadece yemek hazırlamak değil, bir aile ritüelidir. Kurban eti biraz dinlendi mi, hemen o devasa siniler çıkar ortaya. Sarımsaklar bir yandan ayıklanır, baharatın en hası (o mis gibi kokan kimyonu, acı biberi) tartılır. Sonra başlar o bitmek bilmeyen ama keyifli yoğurma mesaisi... "Tuzu az mı oldu?", "Baharatı çekti mi?" derken, evin içini öyle bir koku sarar ki, daha pişmeden iştahı kabarır insanın.
En heyecanlı yeriyse o doldurma aşamasıdır. Eskiden el makineleriyle kan ter içinde kalınırdı, şimdi işler biraz daha kolaylaştı belki ama o heyecan hep aynı. Sonra gelsin balkonlarda, gölge yerlerde o sucukların "kendi kendine gelmesini" beklemek... Sabah uyanınca ilk iş balkona gidip sucuklara bakmak, rengi dönmüş mü diye kontrol etmek bizim çocukluk mirasımızdır.
Pazar sabahı o ev yapımı sucuk tavaya değdiğinde çıkan o "cıs" sesi var ya; işte o ses, tüm o yorgunluğun ödülüdür. İçinde ne olduğunu bildiğin, emeğini kattığın o bir dilim sucuk, aslında bize sadece lezzet değil, o eski aile sofralarının sıcaklığını da hatırlatıyor. Afiyet olsun şimdiden!