Hayat bazen çok hızlı akıyor. Sabahın telaşıyla başlıyor gün, akşamın yorgunluğuyla bitiyor. Bir bakmışız haftalar geçmiş, aylar geçmiş… Hatta yıllar. Ama biz o yılların içinde ne kadar vardık, ne kadar yaşadık, işte asıl soru bu.

Eskiden zaman daha mı yavaştı, yoksa biz mi daha çok farkındaydık bilmiyorum. Çocukken yaz tatilleri bitmez sanırdık. Bayram sabahları heyecandan uyuyamazdık. Sokakta oynanan oyunlar, mahalle aralarında yankılanan kahkahalar, akşam ezanıyla eve dönüşler… O günler bize uzun, dolu dolu ve gerçek gelirdi.

Şimdi ise saatler geçiyor ama içi dolmuyor sanki. Aynı masada oturup herkesin elinde bir telefon var. Aynı evin içinde yaşıyoruz ama birbirimize dokunmadan, göz göze gelmeden günleri tüketiyoruz. Zaman akıyor ama biz o zamanın içinde kayboluyoruz.

Oysa hayat; bir mesajı cevaplamak kadar basit değil. Bir bildirim sesi kadar önemli değil. Hayat; annenin mutfaktan seslenişinde, babanın akşam yorgunluğundaki sessizliğinde, çocuğun anlattığı küçücük bir hikâyede saklı. Hayat; birlikte içilen bir çayın buharında, paylaşılan bir tebessümde, omuza konan bir elde var.

Belki de yeniden yavaşlamayı öğrenmeliyiz. Bir akşam telefonu bir kenara bırakıp uzun uzun sohbet etmeyi… Bir dostu sadece işi düştüğünde değil, içinden geldiği için aramayı… Bir çocuğun gözlerinin içine bakarak onu gerçekten dinlemeyi…

Zaman bizden bir şeyler çalmıyor aslında. Biz zamanın kıymetini bilmeyerek onu harcıyoruz. Oysa her gün, geri gelmeyecek bir hediye gibi önümüze bırakılıyor. Nasıl değerlendirdiğimiz ise tamamen bize kalıyor.

Gelin bugün biraz yavaşlayalım. Koşmadan, acele etmeden, gerçekten yaşayarak… Çünkü bir gün dönüp baktığımızda hatırlayacağımız şeyler; yetiştirdiğimiz işler değil, içini doldurduğumuz anlar olacak.

Ve belki o zaman, zamanın içinde kaybolmak yerine, zamanın içinde var olmayı başaracağız.