Ramazan artık 30 yıl sonra yaza denk gelecekmiş. Aslında biraz üzüldüm. Sanki yaza denk gelen Razmazan'ın ruhu vardı.

İftara dakikalar kala parklar dolardı. Bahçelerde sofralar kurulurdu. Masaların ortasında mutlaka kavun ya da karpuz olurdu. İftarın meyvesi yazın meyvesiydi. Dilimlenen karpuzun serinliği, bütün günün susuzluğunu unuttururdu.

İftar sadece evde yaşanan bir şey değildi o zaman. Sokakta da yaşanırdı.

Çocuklar son dakikaya kadar oynardı. Bisiklet sürenler, koşturanlar, bir de iftardan sonra vazgeçilmez oyun: yakar top. Bizim mahallede her akşam mutlaka oynanırdı. saat gece 12 olmadan önce son bir el daha yapılır, sonra herkes evine dağılırdı.

Sahura kadar da hayat devam ederdi. Bahçelerde çay demlenir, sohbet uzardı. Büyükler konuşur, biz yarı uykulu dinlerdik. Saatin kaç olduğunun önemi yoktu. Çünkü yaz geceleri uzundu, Ramazan da öyle.

Yaşım o kadar büyük değil aslında. Çok eski zamanlardan da bahsetmiyorum. Ama yine de içimden aynı cümle geçiyor: Nerde o eski Ramazanlar?

Gerçekten daha mı güzeldi, yoksa biz mi daha çocuktuk, tatlı geliyordu?

Belki zaman hızlı geçti. Belki biz çok hızlı değiştik. Belki ikisi birden oldu. Hayat apartmanlara sığdı. Bahçelerde sohbetler, gelip gitmeler azaldı. Sofralar küçüldü. Çocuklar artık sokakta değil, ekran başında bekliyor iftarı.

Sofralar hâlâ kuruluyor, herkes heyecanla bekliyor Ramazan'ı. Ama sanki bir şey eksik. O kalabalık ses, o sokak telaşı, o yaz akşamlarının sıcaklığı…

Belki Ramazan’ın ruhu kaybolmadı. Belki Sadece mevsimden böyle. Ama biraz da biz o ruhla temas etmeyi azalttık gibi geliyor bana.

Keşke ruhu olan şeyleri hiç kaybetmesek.
Ne Ramazan’ı, ne bayramı, ne insanı, ne de bir anı.

Çünkü bazı şeyler geri gelmiyor.
Ama hatırlamak bile insanın içini ısıtmaya yetiyor.

Umarım bu Ramazan yine içimiz ısıtır, kalabalık sofralar ruhumuzu doyurur.