Herkesin bir yorgunluğu var artık. Ama bu bildiğimiz yorgunluklardan değil. Ne sadece uykusuzluk, ne sadece iş yoğunluğu… Daha derin, daha sessiz bir yorgunluk.
İnsan sabah kalkıyor ama dinlenmiş hissetmiyor. Gün içinde konuşuyor, gülümsüyor ama içten içe eksik bir şeyler var. Kalabalıkların içinde yalnızlık, başarıların içinde huzursuzluk, konuşmaların içinde anlam kaybı…
Belki de en çok yorulduğumuz şey, sürekli güçlü görünmeye çalışmak.
Kimse “İyi değilim” demek istemiyor. Herkes ayakta kalmaya çalışıyor. Sosyal medyada mutlu kareler, süslü cümleler, başarı hikâyeleri… Ama o fotoğrafın arkasında kim bilir kaç tane bastırılmış kaygı var.
Oysa insan bazen yorulabilir. Bazen kırılabilir. Bazen susabilir. Bu zayıflık değil; insan olmanın en doğal hâlidir.
Eskiden akşam olunca kapı önlerine sandalyeler atılırdı. İnsanlar birbirine dert anlatırdı. Şimdi herkes kendi odasında, kendi ekranında, kendi sessizliğinde…
Belki de en çok ihtiyacımız olan şey; gerçekten dinleyen bir çift kulak. Yargılamayan bir bakış. “Geçer” demek yerine “Yanındayım” diyebilen bir ses.
Hayat ağırlaştığında durmak ayıp değil. Bir mola vermek, bir çay koymak, bir dostu aramak… Küçük görünen ama ruhu hafifleten şeyler bunlar.
Unutmayalım; güçlü olmak her yükü tek başına taşımak değildir. Bazen yükü paylaşmak da güçtür.
Ve belki de iyileşmek, tam da “Ben yoruldum” diyebildiğimiz yerde başlar.