Kadının hayatı, başlı başına bir direniştir. Sabahın ilk ışığında uyanır; çocuklarını okula hazırlar, işe gider, ev işlerini yapar, sosyal hayatta var olmaya çalışır. Yetmezmiş gibi hâlâ toplum ona “eksik” gözüyle bakar. Sanki kadın, varlığını ispat etmek için her gün yeniden sınava giriyormuş gibi…
Erkeğin yaptığı en küçük sorumluluk “kahramanlık” sayılırken, kadının omuzladığı yük sıradan kabul ediliyor. Bir kadın, ev işini yapar, çalışır, çocuk büyütür, yaşlanır ve yorulur ama hâlâ “yeterli değil” damgası yer. Kadının başarıları çoğu zaman görünmez; hataları ise büyüteçle incelenir. İş yerinde yükselmek için erkeğin kat ettiği yolun iki katını yürümek zorundadır. Evde ise zaten kimse ona izin sormaz; görevleri otomatik olarak sırtına yüklenmiştir.
Toplumsal beklentiler, kadını kusursuz olmaya mahkûm ediyor. Hem işte başarılı olacak, hem evde fedakâr, hem annelikte kusursuz, hem eşlikte sabırlı… Kadınlara dayatılan bu kusursuzluk, aslında bir kölelik zincirinden farksızdır. Çünkü hata payı bırakılmayan tek varlık kadındır. Erkeğin ihmali “yoğunluk” sayılırken, kadının aynı ihmali “sorumsuzluk” diye yaftalanır.
Üstelik bu yük yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar da doğuruyor. Çünkü bir toplum, kadınını yıprattıkça aslında geleceğini yıpratıyor. Çocuklar, annelerinin tükenmişliğini görerek büyüyor. Aile yapısı, kadının sırtına binen yükün ağırlığıyla sarsılıyor. Ve bütün bunların adı hâlâ “normal” diye dayatılıyor.
Kadının yükünü hafifletmek yerine “sabırlı ol” demek, gerçeği inkâr etmektir. Kadının omuzlarındaki görünmeyen yük, aslında bir ülkenin omuzlarındaki yükün ta kendisidir. Kadını ayakta tutmazsak, toplumun ayakta kalması mümkün değildir.