Bir zamanlar makyaj masası kadınların küçük mutluluk köşesiydi. Bir ruj, bir allık, biraz parfüm… Güne daha iyi başlamak, kendini güçlü hissetmek için yapılan ufak bir dokunuştu. Oysa bugün aynı masa, adeta lüks vitrinine dönüştü. Bir rujun fiyatı neredeyse bir günün yevmiyesi, bir fondötenin fiyatı bir haftalık pazar masrafıyla yarışıyor.

Kadınların makyaj yapma motivasyonu yalnızca güzellik kaygısı değil; aynı zamanda kendine değer verme, özgüven tazeleme ve günün yükünü hafifletme isteği. Ama kozmetik sektörü bu ihtiyacı fırsata çevirdi. Her yeni ürün, “bunu sürmezsen eksiksin” mesajıyla piyasaya sunuluyor. Reklamlarda sürekli kusursuz tenler, pürüzsüz yüzler ve imkânsız standartlar dayatılıyor. Bu dayatmanın altında ise milyarlarca dolarlık bir sektör var.

Bir diğer sorun da erişilebilirlik. Asgari ücretle geçinen bir kadın için, kaliteli bir makyaj malzemesi almak artık hayal. Daha ucuz ürünler ise çoğu zaman sağlık riski taşıyor. İçeriği belirsiz, kalitesi düşük ürünlere mahkûm edilen kadınlar, ya cüzdanıyla ya sağlığıyla bedel ödüyor. Güzelliğin bir hak değil, “parası olana tanınmış ayrıcalık” haline gelmesi ise toplumsal adaletsizliğin başka bir yüzü.

Bir ruj sadece bir ruj değildir. Bazen kendini iyi hissetmenin sembolüdür, bazen toplumda ayakta durmanın kalkanı… Ama bu basit sembolün bu kadar pahalıya satılması, kadının mutluluğunu ticarete kurban etmekten başka bir şey değildir.

Sahi, neden güzellik hep kadınların sırtına yüklenir? Neden makyaj yapmazsa “bakımsız”, yaparsa “israfçı” damgası vurulur? Ve en önemlisi, neden kadınların özgüveni, birkaç gram ürünün fiyatına bağlanır?

Güzellik hiçbir zaman bir lüks olmamalı. Kadının aynadaki gülüşü, kozmetik raflarının kâr hırsına teslim edilemeyecek kadar değerlidir.